ÇEÇEN MİLLİ MARŞI
Gece kurt yavrularken, geldik dünyaya
Sabah kükrerken arslan, ismimiz kondu
Lâ ilâhe illallah
Kartal yuvalarında emzirdi analarımız
Eyer üstünde savaşı öğretti babalarımız
Lâ ilâhe illallah
Halk için, vatan için yetiştirdi analarımız
Onlar tehlikede oldugunda yiğit kesildik
Lâ ilâhe illallah
Dagların şahinleri gibi özgürce yetiştik
Gururla çıktık zoluklardan, bozgunlardan
Lâ ilâhe illallah
Tunçtan dağlar kurşun gibi erise de
Onursuz çıkmayız hayattan ve savaştan
Lâ ilâhe illallah
Ey kara toprak, her zerren çatlasa da soğuktan
Sana şerefsiz bir şekilde dönmeyeceğiz
Lâ ilâhe illallah
Hiçbir zaman hiç kimseye pes etmedik biz
Ya özgürlük, ya ölümdür seçeneğimiz
Lâ ilâhe illallah
Yaralarımızı ağıtlarla sararken bacılarımız
Maharetle canlanır değerli gözlerimiz
Lâ ilâhe illallah
Açlık kıvrandırsa kök yeriz
Susuzluk bezdirse taşların suyunu içeriz
Lâ ilâhe illallah
Gece kurt yavrularken geldik dünyaya
Halka, vatana ve Allah`a bağlıyız biz
Lâ ilâhe illallah
GÜL
Karanfiller Tütsün dursun
Çiçeklerin Başı güldür
Bülbüller Ötsün dursun
Gözlerimin yaşı Güldür
Somuncu Baba’nın ili
Taze Açar gonca gülü
Bağında öter bülbülü
Kokar dağı taşı güldür
Hulûsi sulbümüz el-hak
Resül’ün âline mülhak
Altun Silsilenin mutlak
Hep kavli kardaşı güldür
Es-Seyid Osman Hulûsi Efendi
Biri Bulunmalı
Billur bir cevherdir gönlümdeki aşk
Günahsız bebekler gibi tertemiz
Yaşatmak güzel de yaşanmıyor tek
Yapayalnızım ve de hiç kimsesiz
Biri bulunmalı,ya biri bulsun
Ne güzel ne çirkin dosdoğru olsun
Birlikte bir dünya hemen kurulsun
Yapayalnızım ve de hiç kimsesiz
Kupkuru bir hayat kimine gülmüş
Hafakanlar basan kapkara bir düş
Böylesi sanki bir bende görülmüş
Yapayalnızım ve de hiç kimsesiz
Baharı özleyen şu kış gönlüme
Gülleriyle gelsin saçsın önüme
Toz pembe hayatı versin ömrüme
Yapayalnızım ve de hiç kimsesiz
Engin NAMLI 23:37 05.06.2007
www.antoloji. com/engin_ namli
eleştiri&mesaj:enginnamli@ hotmail.com
Liseli Şehitler Destanı
Selâlar verildi minarelerden,
Meydanlara al bayraklar asıldı,
Taş döşeli avlusunda mektebin,
Kitaba, silaha eller basıldı.
Dualar edildi, helâlleşildi.
Bir daha bir daha vedalaşıldı.
Yılanlı dağa,
Hasan Dağı'na,
Dağların hasına, Ali Dağı'na,
En son Erciyes'in ak doruğuna,
Dünya gözü ile bakıp, gittiler...
Artlarında gözü yaşlı türküler...
Kölesi olduğum
Efendi ağa!
Kayseri nere,
Nere Sakarya?
Sakarya, soyumun kader çizgisi.
Tarihin yeniden yazıldığı yer.
Baş eğmemek için,
Nice canların,
Azrail'le bile dövüştüğü yer.
Vatan diyebilmek için
Tekrar vatana,
İmanın imkânla
Boğuştuğu yer.
Tuttuğu mevzide,
Tırnakla, dişle
Her karışı için
Etin, kemiğin
Demirle, çelikle
Ölçüştüğü yer.
Kanla karışarak
Kara toprağın,
Hilkat çamuruna
Dönüştüğü yer.
Aklın durup,
Dilin tutulduğu an,
Sakarya, yüreğin konuştuğu yer.
Havada barut kokusu,
Toprakta kan.
Ağustostan eylüle doğru zaman
Ölüm kokuyordu.
Yorgundu,
Sakarya ufkunda akşam
Parmaklar yorgundu,
Tetikler yorgun.
Sıcak namlularında
Topların, tüfeklerin,
Gülleler, mermiler dinleniyordu.
Biri türkü söylüyordu siperde.
Gesi Bağlarında dolanıyordu,
Usuldan usuldan
Ses perde perde.
Bir top gül soluyordu,
Derviş oğlu Ahmet'in
Alnından vurulup düştüğü yerde
İrice bir taşa vermiş sırtını,
Oturur gibiydi yer minderinde.
Ana elinden şefkatli,
Baba elinden merhametli,
Bir başka el
Okşuyordu saçlarını
Osman oğlu Ahmet'in.
Henüz soğumamıştı bedeni,
Kanı ılık ılık akıyordu.
Gülümsedi;
Ölüm zannedilen ölümsüzlüğe,
Yarı açık gözleri,
Üç beş adım ötede
Duran koluna bakıyordu.
Mangal gibi yüreği,
Mangal dağına yanıyordu.
Saklamıyordu gözyaşlarını
Nuh oğlu Cemal,
Hıçkıra hıçkıra yalvarıyordu;
"Geri almadan Türbe Tepe'yi
Yarabbi! Alma canımı "diyordu.
Koşarken kuş hafifliğinde
Yokuş yukarı.
Ölümden yana yoktu tasası.
Öbür yüzünü tepenin
Görememekten korkuyordu.
Al renkli güller açtı göğsünde.
Kaldırdı başını
Göğe sitemle.
Al bayrağı gördü,
Türbe Tepe'nin tepesinde.
Sonra, altlarından ırmaklar akan köşkleri..
Siperdeydiler sabaha karşı,
Uyku ile uyanıklık arası.
Aynı rüyayı gördüler.
Erişilmez bir mesafede
Açmış kucağını,
Gülümsüyordu yüzlerine
Mustafalar'ın en güzeli.
Beraber fırladılar siperden,
O'na doğru.
Beraber yediler kurşunu.
Beraber düştüler toprağa.
Ahmet oğlu Mustafa'yla.
Hacı Ahmet'in Mustafa.
Gülümsüyordu yüzlerine
Mustafalar'ın en güzeli,
Doğrulup uzanabilseler
Ellerine değecekti elleri.
Gövdeler gördü.
Kolsuz, bacaksız,
Kimisi inliyor,
Kimisi cansız,
Kan içinde yatanlardan utandı.
Bir can için değer miydi?
Dipçik vardı,
Süngü vardı,
Davrandı.
Ölümsüzlük için,
Ölüme doğru.
O ne müthiş hücumdu.
Muhteşemdi doğrusu,
Mehmet oğlu Halil'in
Tek kişilik ordusu.
İki yürek verdi omuz omuza
Erciyes dağının çatalı gibi.
Sonra çığ oldular,
Kaya oldular,
Koparcasına doruklardan,
Öyle uçtular ki
Düşman üstüne.
Biri Numan oğlu,
Diğeri Emin
Ne dirisine,
Ne ölüsüne
Rastlayan olmadı
iki Mehmet'in.
"Bir geçerse" diyordu,
Mustafa oğlu İsmail.
Bir geçerse,
Sakarya'yı bu Yunan,
Ankara'nın, Kayseri'nin
Vay haline!
O zaman...
Her yumuşunda gözünü,
Hunat'ı, Cami-i Kebir'i,
Hacıkılıç'ı görüyordu.
Ve nice ezansız minareleri...
Hücum emriyle beraber
Can havliyle fırladı,
Yaralı bir kurt gibi siperden.
Önce bir sızı göğsünde,
Sonra tanımadığı bir sıcaklık.
Her şey karanlığa dönmeden önce,
Anası göründü gözüne.
Gülümsüyordu,
Başka analarla beraber.
Hunat'tan, Cami-i Kebir'den
Ezanlar okunuyordu.
Gürül gürüldü minarelerden.
Ne bir adım geri,
Ne de ileri.
Saatler ay gibi
Yıl gibi uzun.
Bir de tepesinde eylül güneşi.
Şükrü oğlu Seyit Ahmet
Bunalmıştı sıcaktan.
Şimdi Erciyes'in eteklerinde
Esen rüzgârlara verip bağrını,
Kar suyunu bakır tastan
Yudumlamak vardı ya...
Değerdi doğrusu
Dünya malına.
Bozdu sessizliği şakırtıları,
Gölgeledi güneşi
Süngü ışıltıları.
Hey ağzını yediğim
Süngülerin süngüsü,
Bugün beklenen gündü,
Beklenen saat bu saat.
Kan renkli bir heykele benziyordu.
Dudaklarında bakır tasın serinliği,
Kaçan Yunan'ı seyrediyordu öylece.
Sakarya kıyısına düşmeden önce.
Kanla yıkana yıkana
Temizlendi
Sakarya'nın doğusu.
Onlar
Geri dönmeyi düşünmeyenler.
Onlar,
On binler,
Yüz binler.
Bu topraklar için
Can veren erler.
Sanılmasın,
Belirsiz mezarlarda kaldılar.
Hür ufuklardan vatanın,
Hem gece
Hem gündüzüne,
Doğacak aylara yıldız oldular.
FAZIL AHMET BAHADIR
“1958 yılında Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinde doğdu. İlkokul ve lise tahsilini Pınarbaşı'da tamamladı. Erzurum Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun olduktan sonra Ardahan ve Sapanca'da öğretmen olarak görev yaptı. Halen Hacılar Anadolu Lisesi'nde görev yapmaktadır.
Şair, Türkiye Yazarlar Birliği ve Polatlı Belediyesi'nin Sakarya Savaşı'nın yıldönümü kutlamaları çerçevesinde ortaklaşa düzenlemiş oldukları “Sakarya Savaşı Hatırat Yarışması”'nda “Liseli Şehitler Destanı” adlı eseri ile 13 Eylül 2005 tarihinde birinci seçilmiştir. Bu şiir de dahil, diğer bazı şiirlerini “Yeniden Kuva-yı Milliye” adını verdiği bir kitapta toplamıştır.
LİSELİ ŞEHİTLER DESTANI
Kayseri Lisesi 1920-1921 öğretim yılında mezun veremedi. Son sınıf öğrencileri; Mustafa oğlu İsmail, Osman oğlu Ahmet, Şükrü oğlu Seyit Ahmet, Ahmet oğlu Mustafa, Numan oğlu Mehmet, Hacı Ahmet oğlu Mustafa, H. Mehmet oğlu Halil, Nuh oğlu Cemal, Emin oğlu H. Mehmet, Derviş oğlu Ahmet Sakarya savaşı için cepheye gidip şehit oldular. Onların aziz hatıralarına...”